bouquet

Bir Serginin Ardından

3-11 kasım 2017 tarihleri arasında Eskişehir belediyesinin sponsorluğunda ,Sayın Prf.dr.Yılmaz Büyükerşen’nin açılışını gerçekleştirdiği “Hayallerim Askıda Kalmasın-Zamana Yolculuk adını verdiğim sergim Eskişehir’liler ve şehri geziye gelen misafirlerce görüldü ve ilgi topladı.
Eskişehir sanat etkinlikleri,proje bir şehir oluşu ile marka bir şehir,sergim öncesi gezme fırsatım olmuştu çok beğenmiş ve etkilenmiştim.Sergim esnasında ise şehrin başka bir yüzünü gördüm.Burada insanlar kendini yetiştirecek,geliştirecek bir çok
imkana sahip .Sanat etkinlikleri çok ,ayrıca iki üniversitenin oluşu şehri zenginleştirmiş.Parkları spor alanları ,tarihi şehrin korunmuş olması, el sanatları atölyeleri,müze kompleksleri ile yerli turist akımınına uğramakta.Bal mumu heykel müzesi, kurtuluş müzesi,cam sanatları müzesi oldukça yoğun ilgi görmekte.Doğrusu çok etkileyici
İlk serbest çalışmamın ardından iki yıllık bir emek ve araştırma ile Hayallerim Askıda Kalmasın-Zamana yolculuk çalışmam 45 tasarım ve 31 vitrinden oluşan parçalar ile moda tarihinin kronolojik geçişine tığ örgüsü ile yorum katarak çalışılmıştır.Sanat şehri Eskişehir’de sergilenmesinden ise büyük mutluluk duydum.Tarihi odun pazarı nostaljik atmosferi ile ruhu dinlendiriyor.Dolu dolu geçen 8 günün ardından yeni sergilere ve yeni projelere doğru yol almak iyi bir motivasyondu.Sanat ruhunu besleyen ve sanatla uğraşana kapılarını açan Eskişehir belediyesine ve Prof.dr.Yılmaz Büyükerşen hocama sonsuz teşekkürler….

Share
Kategori: Blog

Bakkal Amca

İstanbul’un henüz,trafik,kargaşa,betonlaşma ile bozulmadığı yıllarda sakin ve ve huzurlu semt hayatları vardı.Komşuluk ve esnaf ilişkileri de bir o kadar samimiydi.

Apartman  hayatları,birbirleri ile ilgili,haberdar ilişkiler içinde yürür,çoğu zaman unutulmaz dostluklar,hatıralar hafızalara kazınırdı.

Annemin evcil ve kadınca dokunuşları evimizin her köşesine yansır,temizlik titizlik alışkanlıkları bizi bunaltsa bile huzurlu mutlu çocuklardık.Kardeşim ve ben oyunlarımızı kendimiz kurar saatlerce oyalanırdık ya da sokağa çıkmak için izin ister,doyasıya koşar zıplardık.Sek sek,ip atlamak,yakar top çocukken yaptığımız sporlardı.hulahop,lak lak gibi kabiliyete dayalı oyunlar eğlenceli gelirdi..

Mahallemizin uzun sokağında bize en yakın bakkal,evimizin hemen karşısındaki Hüsnü amcanın bakkalıydı.Elimize geçen harçlıklarla leblebi unu,kavanozlardaki pembe veya beyaz sakızlar,kaymaklı bisküvi ,lolipop almak bizi mutlu ederdi.En önemlisi ise içinden artist çıkan sakızlardı.Çünkü artistleri biriktirir,olan olmayan arkadaşlarımızla değiş tokuş yapar böylece seriyi tamamlardık.

Bakkal Hüsnü amca hemen hemen sokağın bütün çocuklarını tanır,onları sever,harcamaları ile de bolca para kazanırdı.Hüsnü amcanın bakkalında bakliyat ve şeker kese kağıtlarına konulur,kefeli terazide tartılırdı.Bazen günde bir kaç kez annem bizi bakkala gönderirdi.o yıllarda gaz yağı bakkallarda satılırdı.Soba yakarken,gaz lambası için kullanılan gaz yağı için bizim evde de gaz şişeleri vardı.Hüsnü amca musluklu büyük bidonundan litrelik kaplarla gaz yağımızı doldururdu.Evlerden sepet uzatılıp sipariş verilir bu da işin lüksüydü.Mahalle bakkalımızın en büyük sıkıntısı veresiye defteriydi. Çoğu aile alışverişini bu deftere yazdırır,aybaşı geldiğinde öderdi,ancak ödemeyenler veya geciktireler büyük sorun olurdu.

Nüfusun henüz yoğun olmadığı 1960 lı yıllarda ,trafik çilesi,araba çokluğu gibi birşey bilmediğimiz için,sokaklar bizim oyun parklarımızdı.Sokakta özel araç nadir olup,evlerde araç gürültüsünden değil ,çocuk seslerinden rahatsız olunduğu için camlar kapatılırdı.

Hava kapalı olduğu zaman en büyük zevkimiz kardeşimle cam kenarına oturup ,evimizin ana caddeye bakan penceresinden ,geçen arabaları saymaktı .”Yukarıdan gelenler benim,aşağıdan gelenler onun”olurdu ya da tersi.Yağmurlu havalarda aynı oyunu şemsiyeli insanlar için oynardık.Kırmızı beyaz belediye otobüsleri geçince çok sevinirdikdik,çünkü çok nadir geçerdi.Hayal dünyası masallarla dolu mutlu çocuklardık.Kardeşimle aynı tahta kalem kutlularımız,modelleri aynı bedenleri farklı elbiselerimiz,plastik bebeklerimiz,onlara diktiğimiz elbiseler,eskiyince yenilenen ayakkabılarımız,annemin köfte patates kızartırken tencereden bitirdiğimiz yaramazlıklarımız çok gerilerde kaldı.

Biz hamburgerciler,pizzacılar bilmedik,büyük marketlerde sepetlere naylon poşetleri paketlenmiş gıdalarla doldurarak alışverişler yapmadık.Hüsnü amcanın bakkal dükkanından,şekeri,pirinçi,mercimeği tartı ile alıp,samanı ,taşı evde ayıklanarak pişirilen yemeklerle büyüdük.Az şeyden haberdardık ama kitap okur öğrenmeye çalışırdık.Depresyon bizim bilmediğimiz bir kelimeydi.Her an beynimizi yoran dijital,on line dünya yoktu.Sakin ve huzurluyduk.

Yıllar sonra Hüsnü amcanın yerinde bir market zincirini görmek zaman yolcuğuydu.Sokaklar ve esnaflar şekil değiştirirken,kaybolan değerler yine hüzünlü bir nostaljiydi…

 

 

 

 

 

Share
Kategori: Blog

Milenyum Robotları

2000 yılına girerken zor alıştığım tarih bana biraz ürkütücü gelmişti.Dünyamızın yaşlandığını artık bu yükü zor çektiğini düşünüyordum.İnsan kalabalığı,kargaşa,çevre kirliliği,bilgi kirliliği,teknoloji yükü,insan egoları,fazlaca bilmişlik,özgürlüğü kısıtlanmış ruhlar,teknolojinin sunduğu konforlu olduğunu sandığınız faturalı hayat ,olmaz sa olmazımız iletişim sisteminin beynimize ve ruhumuza verdiği tahribat ,sistem diye önümüze programlanıp konulmuş ve elinden asla kurtulamayacağımız hayat zor gelmeye başladı.Aynı anda bütün akrabalarımızdan,tanıdıklarımızdan ve tüm dünyadan aldığımız haberlerle meşgul zihnimiz,beş duyumuzu kullanmayı unutmuş bedenimiz,sanal alemin içinde sağa sola yalpalayan milenyum robotları olduk.Doğrusu insan kavramı nerede kaldı?
Ben kendi adıma,bu kadar yoğun teknolojinin olmadığı dönemdeki beş duyumu kullandığım basit hayatımı özlüyorum.Bunun için yazılarımda,’minyatür butik’ projemde geçmiş zaman konu oluyor.
90lı yıllarda önümüze bazı kavramlar atıldı.Secret ya da Türkçesi sır,foton kuşağı,aydınlanma çağı,yüksek bilinç gibi vs….Bu konuda çok kitaplar yazıldı,sprütüel yaşam anlatıldı,insanın ruhsal yapısı ,insandaki açılımlar irdelendi.Bir çok insan alim,keşiş oldu.Sonra hayatımıza Uzakdoğu felsefesi feng-şuı,re iki metodları,kuantum fiziği,bio enerji gibi kavramlar girdi.Anadoluda ebe ninelerimizin yaptığı bitkisel tedaviler ve duaya dayalı okumalar birden önümüze şifa teknikleri olarak geldi.Diğer tarafta bütünü ile bozulmuş ekolojik yapıda,yediğimiz ,içtiğimiz,giydiğimiz her şey yapay hale geldi.
Gelişmişliğin,uygarlığın göstergesi olarak sunulan teknoloji,elimizdeki akıllı telefonlarla,tabletlerle hayatımızı kolaylaştırdı sandık,dört işlemi yapamaz hale geldik.Beynimiz hesaplarla yorulmuyordu ama teknolojinin sunduğu rahatlık ,bir yanlış tuşa dokunarak yaptığımız hata ile ne beyin ne de sinir bırakıyordu.Saatlerce tutsak olduğumuz büyük küçük ekranlar zamanı çok çabuk öğütüp bereketsizleştiriyordu.Kendimizin yaptığı hiç bir şey kalmamıştı artık.
Sonra parapsikoloji dersleri aldık.Kendimizi iyileştirme,içimize dönme,hayatımızı yönetme.Halbuki asırlar öncesinden Yunus Emre bize seslenmişti
“Beni bende var deme,bende değilim
Bir ben var benden içeri”
Daha niceleri sazları ile sözleri ile anlatmışlardı.Ama biz kavram kargaşaları ile zorlaştırmayı tercih ettik.Çok okur,araştırır olduk,bir türlü kendimizi ve dünyayı yoluna koyamadık.Dinlemesini,susmasını ve anlamasını beceremedik.Elimizdeki teknoloji ile çok bildik sandık,çok konuşur olduk.
Akıllı telefonlar,akıllı evler bir şartelin indirilmesi ile kabusa döner.O zaman ne yaparız bilmem.
Evime misafir gelen çocuklara önceden, oyalanacaklaırı birer oyuncak verirdim.Evirip çevirip hayal kurar oynarlardı.Şimdi milenyum çocukları misafir gelince internet şifremi veriyorum,onlar zaten tabletleri ile geliyor.Ben onları, onlarda beni anlamıyor..
Tabiki bunlar olması gerekenlerdir,ama ben milenyum robotu olmaya alışamadım.
Sevda Çelik

Share
Kategori: Blog

Kirman

  1. Evde yazlık,kışlık ayırımı yaparken baza altlarına yerleştirdiğim hurçları açıp havalandırdım.Eskiden sandıklar açılıp havalandırılırdı şimdi ise baza altları.Zamanın değiştirdiği alışkanlıklar.Bu işlerle uğraşırken elime geçen bir çift yün çorap beni çok eski yıllara götürdü.
    70 li yıllarda babam ikinci şark hizmetini Erzurum Dumlu’da yapmıştı.Kaldığımız lojman şehirden uzak,doğanın içinde,dere kenarında bir yerdi.Evimizin etrafından su akarları akar biz eve ulaşmak için yüksekte kalan taşlara basar öyle eve geçerdik.İptidai olan yaşam koşulları içinde annemin zevk ve gayretleri ile süslediği evimizde mutlu günler geçirmiştik.Kardeşimle benim için derenin kenarında oynamak,taşları toplamak,balıkları yakalamak inanılmaz eğlenceliydi.
    Evimizin karşısında bir değirmen vardı.Değirmenin sahipleri Erzurum’un yerlisi olup, yazları burada ikamet ediyorlar,hayvancılık ve tarımla uğraşıyorlardı
    Buğday ve başakla burada tanıştım.Buğdayın işlelenişini,sapından ,samanından ayrılıp un haline gelişini burada gördüm.O yıllarda hayatımızda GDO yoktu herşey doğaldı,organik kelimesini sonradan öğrendik.
    Değirmenci aile yakınımızdaki komşularımızdı.Bu güzel insanlarla kısa zamanda kaynaşmıştık.Anadolu insanının sıcaklığı,misafirperverliği,yabancı gelene gösterilen ilgi gibi güzel hasletlerle bizi sarıp sarmalamışlardı.Birlikte unutulmaz hoş anlar yaşamıştık.Yerel kültürü,yemekleri birbirimizden öğrenip,bilgi dağarcığımıza katmıştık..Çocuk yaşımda yediğimiz ekmeğin ,soframıza hangi aşamalardan geçip geldiğini burada öğrenmiştim.Tandırı burada tanımış,tandırda yapılan lavaşları ilk burada tatmıştım.
    Beni bu kadar uzaklara götüren onca hatıra arasında birşey daha vardı ki,çok ilgimi çekmişti.
    Değirmenci teyze ismini hatırlamıyorum ama genç bir kızın ona bibi dediğini hatırlıyorum.Bibi o yörede hala demekmiş.Bu bilgide o günden dağarcığımdadır.
    Bir öğlenden sonrası komşularımıza oturmaya gitmiştik.Hazırladıkları yer sofrasındaki,evde yapılmış peynir,tereyağı,kete ve tandır ekmeğinin tadı,lezzeti bir başkaydı.Bu doğallığına bugün organik diyoruz.Çayı kıtlama içiyorlardı,kutulara girmemiş kocaman şekerleri dişleri ile kırıp,çayla ağızda eritiyorlar buna da kıtlama diyorlardı.Büyükler sohbet ederken,çocuklara da önem verip ilgilenmişlerdi.Otururken kadınlar boş durmayıp el işleri ile uğraşıyorlardı.
    Değirmenci teyze eline bir parça yün alıp sonra o yünü elinde uzatarak topaç gibi bir aletle çevirerek ip haline getirince alete sarıp  yumak yapmıştı.Tahtadan yapılmış bu aletin adı ‘Kirman ‘mış.Kuzu yününden eğrilen bu iplerle o yöreye ait ihram dedikleri yöresel bir örtü ve yün çoraplar örülüyormuş.Çoraplar beş şişle,ihram ise tezgahlarda örülüyormuş.
    Anadolu’nun zengin kültürünü,doğasını ,çeşitliliğini,güzelliğini hissetmek ve yaşamak böyle bir şey olsa gerek.Yıllar ve teknoloji çok şeyleri değiştirip kolaylaştırsa bile,o sadeliği ve doğallığı veremiyor.Hem doğal hem de içinde insan sevgisi var…
    … Elimdeki yün çoraplar değirmenci teyzenin bana hediye ettikleri değildi ama doğal yün kokusu ile benim için geçmişe bir yolculuktu..
Share
Kategori: Blog

Bozkırın Gizemi

Read more ›

Share
Kategori: Blog

Ramazan Adetleri

 

Dini günler; ibadet, Allah’a yaklaşma, nefsi arındırma gibi manevi hazlarla dolu olduğu kadar; toplum içi kaynaşma, sevgi ve muhabbetle de doludur. Dinin özü de bu değil midir?
Toplumsal davranışlarımıza yön veren ve hayatımıza renk katan gelenekler çocukluğumuzda bize eğlenceli gelirdi. İftar saati top patlatılması, sahurda davul çalınması kalbimizde heyecan yaratırdı. Ramazana özel pide, güllaç, hurma ve pastırma birer simgeydi, hatırlatıcıydı. Oruç tutulsun-tutulmasın iftar davetleri verilir, iftar sofralarına misafir olunur, birlikteliğin keyfi yaşanırdı.
Ramazan’ın onbeşi geldiğinde çocuklar ve gençler için farklı bir eğlence başlardı. Mumlar, fenerler yakılır, bir tepsi veya torba ile kapı kapı dolaşılarak şu mani söylenirdi:

“İşte geldik kapınıza
Selam verdik hepinize
Selamımızı almazsanız
O da sizin keyfinize

Şekerim var ezilecek
Tülbentlerden süzülecek
Daha çok söylerdim ama
Çok yerler var gezilecek”

Çalınan kapılar açılır, ev sahipleri şeker ve bahşiş verir, gelenleri uğurlardı.
Ramazan davulcuları, sahuru maniler ile müjdeler, sokak sokak dolaşıp davullarını  ahenkle çalardı. Ramazanın 15’inde ve sonunda akşam vakti dolaşarak bahşişlerini toplarlardı.
Ramazana espiri ve zenginlik katan masalsı bu gelenekler yok olmaya yüz tuttu maalesef. Oysa ki geleneklerimizin sürdürülmesi, gelecek nesillere aktarılması, dayanışma ve paylaşma hasletlerini besleyen güzel bir duygu değil mi?
Dilerim insanları sadece mutlu eden, birleştiren, sevgiyi ve dayanışmayı besleyen güzel alışkınlıklar yaşasın ve yaşatılsın. Belki biraz hayatın yükü azalır…
Sağlıkla kalın…

Share
Kategori: Blog

Kuklalar

Ustasının ve sanatçısının çok nadir olduğu,unutulmaya yüz tutmuş kuklacılık,günümüzde yerini çizgi filmlere bıraksa bile canlı performansın ruhunu ve heyecanını taşımadığını düşünüyorum.Dokunabilme,hissedebilme duygusu,öğretici,eğitici bazen doğaçlama gösteriler içime işleyen onca güzel duygulardır.
Çocukluğumda çay bahçelerinde hafta sonu oynatılan kuklalar çocuklar ve yetişkinler için eğlenceydi.Küçük bir sahnenin içinde oynatanı görmediğimiz ,yeteneğini ustaca sergileyen o güzel insanlar artık yok.Pinokyo ve Gepetto masalda kaldı.Küçük yerlerde arada bir yapılan bu etkinlikler hemen duyulur,en ön sıraları kapmak için erkenden gidilir çay bahçeleri doldurulurdu.Oynatanın bilgi ve duygu yükü ile işlenen hikayeler güzel dersler verir aynı zamanda görsel zenginliğiyle ruhu okşardı.Yaz akşamlarının insanları buluşturan küçük eğlenceleri basit ama sevinç dolu huzur vericiydi.Sanatçının emeği ve yüreği ne kadar değerliydi.Tabi biz bunları yaşarken fark edemedik.İnsanı insan yapan değerlerin çok küçük ama içeriğinin nasıl dolu ve zengin olduğunu anlamadık.
Bir alışveriş esnasında girdiğim dükkanın duvarında asılı bir kukla gördüm.Almak istedim,satılık olmadığını,dekor için koyduklarını söylediler .Eski olduğu belliydi,ustasını ve sanatçısını merak ettim.Kimbilir o kukla hangi hikayelerle o duvarda duruyordu…

Share
Kategori: Blog

Düş Bahçeler,Kuzey Ege

Rotanızı Balıkesir’den Edremit”e çevirdiğinizde,dağları tepeleri aşar,Edremit körfezine ulaşırsınız.Yol boyu çam alanları,ardından da zeytin bahçeleri size barış elini uzatır.Doğanın zenginliği,toprağın bereketi,yeşilin huzuru Ege”nin mavisiyle buluşunca adeta boyut değiştirirsiniz…Bir tatlı huzur..
Baharla başlayan uyanış,toprağın her bir karesine ayrı bir resim çizer.Bakar,dalar,kendinizden geçersiniz.Nasıl özenmiş yaradan
Kuzey Ege Kaz Dağları(İda)mitolojinin ve efsanelerin büyülü kaynağıdır.Sarı kız,Zeus altarı,Hasan boğuldu dilden dile gezen halk hikayeleri..
Altınoluk ve Güre sırtını Kaz dağlarına yaslamış keyifle denizi seyreder.Mis kokulu otlar,şifalı bitkiler Kaz dağı eczanesindendir.Pazarlarında bolca görebilirsiniz.Güre’nin küçük balıkçı barınağı Türk filmlerini hatırlatır.Denize açılan motorları geride bıraktıkları hareler sanki yolcu eder.Sardalyalar tutulmuştur,nasıl da bereketlidir sofralar.Zeytinyağı bir mucize,şifa
Köy yolunu şöyle bir yürüdük.Zeytin bahçelerinin arasından geçerken,gelincik ve papatyalarla donanmış dönümlerce toprağı görünce rüyada gibiydik..Herşey doğasında çok intizamlı..
Eşim fotoğraflar çekerken,bende bu güzellikler karşısında derinlere daldım.
Zeytin dalı hepimizin olsun…Sevgiler

Share
Kategori: Blog

Pamuk Saten Yorganlar

 

Zanaatini,hünerini ekmek kapısı yapmış,sokak arasındaki küçük esnaf benim için çok kıymetlidir.Bu dükkanların önünden geçerken tarifsiz bir duygu yaşarım.Yaşam sevinci duyarım…
Hafta sonu eşimle bazı işlerimizi halletmek için kasabamızın küçük çarşısına indik.Dar sokak aralarında dolaşırken bir yorgancı dükkanının önünde durduk.Eşim selam verdi,esnaf tanıdığıydı,içeri girdik.Onlar sohbet ederken ben de duvarda asılı yorganları seyretmeye başladım.Tabi geçmişe daldım…
Annem çeyizime dört tane pamuk saten, bir tane kadife yün yorgan koymuştu. Bu yorganların Trabzon’da yaptırıldığını çok iyi hatırlıyorum(yerel kültür tabirimizde”yorgan sırıma” denilir).Trabzon, yorgan sırımacılığı konusunda başarılı ve iddialı olmuş bir şehir. Bu işin mahareti ise, dikiş aralıklarında ipliğin izini belli etmeden iğneyi batırmak; çıkışlarındaki aralığı sık tutmakmış.Bunu sonradan araştırıp öğrendim.Yorganların modelleri ve hatta bu modellerim isimleri var; “baklava deseni,sarhoş sokağı,gül deseni,göbekli desenler”gibi..
Renkler ise cıvıl cıvıl ve iç açıcı.Annemin verdiği yorganların renkleri filizi yeşil,mavi,hardal sarısı,şeker pembe ve patlıcan moruydu.Yorganların yastıkları da kendi renginden başlıklarla süslenir,dantel geçirilmiş patiska yastık kılıfları içinde görünümleri oldukça güzel olurdu.Ancak bu yorganların bakımları zordu.Mevsimine göre havalandırılır,naftalinlenir kaldırılırdı.Yaz geldiğinde yastıklar sökülüp mitilleri kaynatılır,pamuk ve yünler yorgancıya götürülüp hallaçta attırılır tekrar mitillere doldurulur,mevsimlik bakımları yapılırdı.Bütün bunlar meşakkatli olsa bile zevkle yapılır,sonrasında da kar gibi beyaz yataklara yatılır,güzel uykular uyunurdu.
Hazır yataklar da hayatımıza sonradan girdi.Çocukluğumuz yün ve pamuk yataklarda yatarak geçti.Çeyizimde de yün ve pamuk yatak vardı.Bütün bu, yaşanmış organik hayat gözümün önünden geçerken eşim de sohbetini bitirmişti..
Dükkandan ayrılmadan sahibi beyefendiye sordum”şimdi bunları yaptıran var mı?” çok az” dedi.Zaten tezgahlarda da pamuk ve yün yerine elyaf, boncuk elyaf gibi yapay malzemeler vardı; buruldum…
Sevgilerimle…

Share
Kategori: Blog

İstasyon

Geçtiğimiz günlerde kardeşimle Erenköy”de bir yürüyüş yaptık.Küçük çarşısı, geçmişten kalan bazı eski binaları, şirin camisi ile samimi ve sıcak bir havası vardı Erenköy’ün…
İnşaat çalışmaları, iş makinaları, toz-karmaşa arasında ilerlemeye ıçalışırken, tel örgüler arasına alınmış istasyonu gördüm.Yenisi yapıldığı için tren hattının faaliyeti durdurulmuş. Bir nebze sevindirici durum bildiğimiz taş duvarlı istasyon binasının yıkılmamış olması ve kendine has mimarisi ile bütün sevimliliğini halen muhafaza etmesi. Dilerim, yenileme esnasında nostaljik doku, anı ve tarih biriktirmiş böyle binalar yıkılmaz.
Şantiyeye dönmüş duman duman bu manzaranın karşısında içim bir tuhaf oldu; istasyon hikayelerini hatırladım…Büyük şehirlerin iç ulaşımındaki yoğun istasyon kalabalığından çok kasabalardaki sakin tren istasyonlarını ve onların lojmanlarını hatırladım.
Kara trenin dumanını tüttürerek; hantal ve bağırarak gelişimi, beklediğini karşılayanların sevincini; yolcu edenlerin burukluğunu, el sallamaları, kondüktörün düdük çalması ile trenin hareket edişini bir kartpostal seyretmiş gibi hatırladım. Üzerine şarkılar yazılmış; filmler çevrilmiş; umutlar bezenmiş onca hikayeyi düşündüm…
Yoğun şehir hayatında kaybolmuş değerler bazen küçük bir anımsama ile heyecan veriyor.Selamın kesildiği, görmezden gelindiği hayatlar,istasyon gibi tel örgülere alınmış sanki…”Yeni” her zaman güzel ama eskisinin de ruhu başka…

Share
Kategori: Blog