bouquet

Minyatür Butiğin Hikayesi

Rumi der ki: “Kapı açılır, sen yeter ki vurmayı bil… Ne zaman bilmem… Sen yeter ki o kapıda durmayı bil.”

Yorgun, maviye bakan bir Ekim gününü kendine başlangıç alan bu hikayede an’lar, kaderleri ile buluştu sanki…Onca yaşanmışlık, biriktirilen onca duygu hünerimi kuşandı, ellerim beni inşa eden sanatımı doğurdu, tığ’ım ipliklerimle dans etmeye başladı.

Bir dost meclisinde arkadaşlarımdan birinin elindeki örneği göstererek bana “terlik örmeyi” danışması ile kaderin de bana cilvedar bir sürpriz ördüğünü nereden bilebilirdim? Lafzen arkadaşımın zihninde minyatür bir terliği şekillendirmeye çalışırken ruhumun da harekete geçmiş olduğunu akşam saatlerinde evime döndüğümde fark ettim. Kıpır kıpır yüreğimin kafesinde durmadığını elimin altında kullanılmış, artık ipleri hızlıca yerlerinden çıkarıp ardı ardına minicik, rengarek patikler, çantalar ördüğümü; gözlerimin yorgun düştüğünü ve saatleri öğüttüğümü fark ettiğimde anladım.

Çocukluğum geri gelmiş gibiydi…Her yeni üretim, elimde çıkan her yeni minyatür, evcilik oyunum olmuştu. Küçük, narin parçalarımı birbirleri ile kombine ediyor, renkleri uyumlamaya çalışıyor, yazlık-kışlık varyasyonları tasarlıyordum. Elimden çıkanları seyrederken yüzüme dolan tebessüm, yaşadığım haz, çevremdeki insanların küçüklerime verdikleri o ilk ve en doğal tepkiler bir süre sonra emeğimi kitle ile paylaşma ve meydana getirdiklerimin adını koyup onları bir proje ile buluşturmaya sevk etti beni.

O ilk hevesi ardımda bıraktığımda yolumu çizmiştim; minyatür bir butik açacak, bir moda tasarımcısı gibi kabiliyetimi, zevk ve tasarımlarımla bileştirecektim. Benim diğer herkesten farkım, kumaş yerine ip, makas,makine yerine tığ kullanmam; hayal ve hüneri minyatüre dönüştürebilmekti.

Ben artık, gözümün nur’u minyatür kıyafet ve ayakkabılarımla konuşuyor, ruhumun barındırdığı detayları, incelikleri, sırlarımı onlar üzerinden anlatıyorum. Elime tığ’ımı alıp, ipliğimin rengini seçtiğimde içimde uçuşan heyecanlı kuşların kanatlarını çırpmaları ile başka bir dünyaya geçiyor ve müthiş bir mutlulukla şükre varıyorum.

Ömrünün bir gününü diğer gününe eş geçirmemeyi kendine şiar edinmiş biri olarak hayatımın bu döneminde hoyrat, kaba, büyük, gururlu ve kindar dünya yükünü, küçük şeyler’le tevil ve tecdit ediyorum. Zaten mutluluğun özü bu değil midir?

Share